Üç Bin Akçeye Üç Söz

İnsanoğlunun rızkını temin etme peşinde en az bugünkü kadar koştuğu devirlerden birinde, bir adamcağızın yolu gurbete düşmüş. Düğününün hemen sonrasında geldiği diyarı gurbette gece dememiş, gündüz dememiş çalışmış. Geride bıraktığı taze gelinin hayali ciğerini yakadursun, ev parası, arsa parası derken adamcağız tam on sekiz sene kalmış gurbet elde.

O devrin parasıyla tam üç bin akçe biriktirmiş. Memleketine dönmeye kadar verince de kervan yolunu gözlemeye başlamış. Nihayet vakit gelmiş ve yola koyulmuş. Üç beş gün gittikten sonra kervanın konakladığı kasabada meşgale olur, hasretini dindirir diye çarşıyı dolaşmaya başlamış. Ve tam o an bir ses işitmiş: “1000 akçeye bir söööz, 1000 akçeye bir söööz…”

Önce üstünde durmamış bu sözün. Lakin kervan yola doğru koyulduğu sırada bir merak ateşi düşmüş içine, kafası karışmış. "Acaba nasıl bir söz bu?" diye kendi kendine söylene söylene söz satan adamın yanına kadar gelmiş. 1000 akçeyi uzatıp "sözü ben satın alıyorum demiş." Adam bizimkinin kulağına kimselerin duymayacağı bir sesle fısıldamış:

“Kaderde ne varsa o olur…”

Sözü duyunca rengi atmış, benzi uçmuş. Garibim, “Ben zaten bunu biliyordum” diyememiş. Elinde 2000 akçeyle yürürken yine aynı ses kulağına gelmiş.

“1000 akçeye bir söööz, 1000 akçeye bir söööz…”

Merak ateşi insanın içine düşmeye görsün akıl, para ardı ardına gider insandan. Bu adamınki de aynen böyle olmuş. Uzatmış parayı, “söyle bakalım efendi demiş, neymiş bu kadar değerli söz?”

“Beyim, gönül neyi severse güzel odur…”

Eski zaman hikâyelerine aşina iseniz kalan 1000 akçenin de başka bir söze kurban gittiğini tahmin etmeniz çok da zor olmayacaktır. Ve son söz:

“Her şeyin bir vakti vardır, hiçbir şey aceleye gelmez…”

On sekiz senede kazandığını üç söze veren adamcağız, düşünceli düşünceli yürürken bir kuyunun başında toplanmış kalabalık dikkatini çekmiş. Ve kalabalığın arasından tellalın sesini duymuş:

“Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin. Bugüne kadar bu kuyuya girip de sağ çıkan olmadı. Bunu başarabilene padişahımız ağırlığınca altın verecektir.

Kalabalıktan o kuyunun tek su kaynağı olduğunu kuyudaki canavarın suyu kesip, aşağı inenleri öldürdüğünü öğrenmiş. O anda aklına satın aldığı ilk söz gelmiş. “Kaderde ne varsa o olur.” ve derken kendini kuyunun içinde bulmuş. Girmiş ki ne görsün! Yerlerde insan kemikleri, karşıda dev bir ejderha sağında güzeller güzeli bir hatun, solunda çirkin mi çirkin bir kurbağa. Garibimin korkmasına bile fırsat tanımadan haykırmış ejderha:

“İnsanoğlu, insanoğlu! Söyle bakalım, kadın mı daha güzel kurbağa mı?

Adamcağız tam kadın diyecekken aklına birden satın aldığı ikinci söz gelmiş.

“Gönül neyi severse güzel odur.” deyivermiş.

Bu cevaptan çok hoşnut olan kurbağanın kahkahası taa yukardan duyulmuş. Meğer kurbağanın gözüne âşık olan ejderha kadının güzelliğini duymaya tahammül edemediği için insanların canına kast ediyormuş. Padişahın verdiği altınları alan adam evine doğru yola koyulmuş. Onca yorgunluktan sonra evine varmış ki ne görsün. Karısı bir civanla göz göze, diz dize oturuyor sedirin başında. Ben bunca sene bunun için mi sefil perişan oldum, deyip çekmiş hançerini dalmış içeri. İşte o an satın aldığı üçüncü söz gelmiş aklına. “Her şeyin bir vakti vardır, hiçbir şey aceleye gelmez.” Duraklamış hançeri kınına sokup:

“ Hayırdır hanım kim bu delikanlı?" demiş. Kadıncağız senelerdir yollarını beklediği kocasına dönmüş:

“hani sen giderken… “

demeye kalmadan, delikanlı babasının ellerine çoktan sarılmış bile…